Neme Lazımcılığın Tehlikesi

Osmanlı 1299 yılından başlayıp cumhuriyete kadar gelmiştir. Peki nasıl başarmıştır bunu? Şimdi sizlere bir bilimsel çalışmadan alıntı yapacağım ve kendi yorumlarımı yazacağım. Kaynak Ahmet Şimşirgil Kayı 4: “Kanuni ise Topkapı Sarayı’ndadır. Devlet, kıtalara kol atmıştır. Devlet zirvededir. Cihan, Devlet-i Aliyye’nin önünde eğilmektedir. Ancak Muhteşem Süleyman’ın kimsenin farkında olmadığı sıkıntıları vardır. İşte böyle bir günde padişah, biraderi Yahya Efendi’ye bir Hatt-ı Hümayun gönderir. Padişah mektubunu saray erkanına göre alan memur onu Beşiktaş’a gelerek şeyh hazretlerine dergah usulünce takdim eder. Hatt-ı Hümayun’u açan gönüller sultanı, Kanuni’nin şu sualini görür: “Ağabey! Sen ilahi sırlara vakıfsın. Kerem eyle de, bize Osmanoğulları’nın akıbetinin ne olacağını haber ver. Yoksa nesli kesilip yok mu olacak; yok olacaksa bu hangi sebeptendir?” Efendi hazretleri, satırlara göz gezdirdikten sonra, hiçbir şey demeden, kamış kalemini mürekkebe batırarak, hattın altına bir yazı düşer ve tekrar katlayarak selam ve hayır duası ile birlikte aynı ulakla iade eder. Kanuni, merakla hattı açar; sualinin altında iki kelimelik bir cevap vardır: “Neme Gerek”” Evet daha devamı var. Sadece bu kadarıyla yetineyim. Kısacası cevabın işaret ettiği şey, maalesef günümüzde çok fazla artan neme lazımcılık, bana dokunmayan yılan bin yaşasın halidir. Şimdi bu neme lazımcılık meselesi neden bu kadar üzerinde durulması gereken bir konudur? Bir kere sadece kendisini düşünen bir insandan her şey beklenir. Açayım bu cümleyi. Sadece kendisini düşünen kişi kendini kurtarmak için adam da öldürür, zina da yapar, devleti de satar, yalan da söyler, dolandırıcılıkta yapar, hasetlikte yapar, adam da kayırır, rüşvetçilikte yapar, kendi ailesini bile sırtından bıçaklar kısacası ondan her türlü kötülük beklenir. Çünkü neme lazımcılık başlı başına bir kibir hasletidir zaten. Kendini kutsamaktır. Osmanlı da kibir arttıktan sonra noldu? Sadrazamlar kendini yükseltmek için faydalı kişileri öldürtmeye çalıştı. Beşik ulemalığı ortaya çıktı. Rüşvetçilik, yolsuzluk arttı. Liyakatsizlik, adam kayırma meseleleri arttı. Savaşlarda komutanlar sırf yükselmesin diye, yardım edilmesi gereken komutana yardım etmedi. Bu yüzden savaşlar kaybedildi. Tabi devlet bu hale düşünce zorbalar ortalığa çıkmaya başladı. Bunun sonucu halk zulüm çekmeye başladı. Halk zulüm çekmeye başlayınca hem müslim hem de gayrimüslimler isyan etmeye başladı. Tabi bunu gören Avrupa ve birçok devlet Osmanlı’ya karşı nice planlar kurmaya başladı. Zaten Osmanlı bu şekilde gücünü kaybettikten sonra dış devletler hep Osmanlı’nın içişlerine karışmaya başladı. Sonuç olarak Osmanlı parçalandı ve bize sadece Anadolu toprak olarak kaldı. Az kalsın Anadolu’yu bile kaybediyorduk. Peki Anadolu’yu nasıl kaybetmedik? Çünkü Osmanlı, Anadolu’da Türk birliğini kurarken o kadar bağışlama, affetme, ikram hasletlerini gösterdi ki, halk bu adaleti görünce isyan etmek istemedi. Mesela Karamanoğlu Beyliği’yle mücadele edilirken padişah defalarca Karamanoğlu Beylerini bağışlamış ve öldürtmemiştir. İstese ilk sefer soylarını kuruturdu ama yapmadı. Kazık yemesine rağmen defalarca bağışlama yolunu tuttu. Neden? Çünkü şu bir gerçektir. Eğer geçici çözüm istenirse, başını ezersin biter ama sonra sen güç kaybedince onlar senin başını ezer fakat kalıcı çözüm istenirse, o da gönül kazanma, fethetme yapmak gerekir. Burada şu söz kullanmak için çok uygundur: “Geç olsun güç olmasın.” Veliyyulahın şu sözü de çok uygundur: “Sabır acıdır, meyvesi tatlıdır.” Evet, fazla uzatmak istemiyorum. Bence demek istediğim fazlasıyla anlaşılmıştır. Rabbim bizleri neme lazımcılıktan, devletimizi de yıkılmaktan korusun. Amin.


Yorumlar

Yorum bırakın